You are hereDut Ağacı / Yandık

Yandık


By hasibece - Posted on 01 Temmuz 2007

Yandık
 
Ben böyle sıcak geçen günler hatırlamıyorum. Nefes alamayacağım sandım. Hayatımız ve düzenimiz değişti sıcaklarda. Hiç evden dışarıya çıkamadık, adım atamadık. Yaprak kıpırdamadı. Bekledim gecenin ilerleyen saatlerinde çıkar rüzgâr diye uykumdan feragat edip. Esmedi delisi olmayan rüzgâr bile. Oysa kendini hiç sevmezken değerini biçtim gönlümde rüzgârın. Son birkaç gündür esiyor ya nasıl mutlu ediyor beni, kendisiyle çok haşır neşir olduk, barıştık biz. Es deli rüzgâr, es! Serinlet bizleri, korkumuza su serp! Getir yağmur bulutlarını da bize, serinlet suya hasretleri.
 
 
Çok korktum o sıcakta olabileceklerden. Kızımın ateşlenmesinden öncelikle, nasıl savaşırdım ateşle bu sıcakta? Hasta çocukları düşündüm, yaşlıları düşündüm, kadar da zorlaştırıyordu iklim durumlarını. Korktum orman yangınlarından. Ciğerim yanıyor ormanlar yanınca alev alev, çok üzülürüm orman yangını haberlerine ta çocukluğundan beri. Yanan yerler de oldu, maalesef ki Yunanistan’da hala kontrol altına alınamayan orman yangını var. Nerede olursa olsun yangın, benim içim yanıyor. Oksijenimi çalıyor birileri, yeşilim soluyor. Yaklaştırıyor bizi istenmeyen iklim değişimine. Bizi bu duruma getiren etkenlerin içinde adı geçen klima ise satışlarını patlattı. İsteseniz de say parayı taktır klimayı olmadı, gün verdiler çok öteye. Tezatlığın âlâsı.
 
Bizler boğuşurken sıcakla, İngiltere de azgın sularda boğuşuyor. Her şeyin en kararı makbul. Ne eksik etsin, ne fazla etsin. Ölçüsü kaçınca ne olursa olsun, hepsi bir tehlike durumu yaratıyor insan için.
 
Kış her zaman ezik kalmıştır benim gözümde yazın ve ilkbaharın yanında. Ama bu zor süreç ve bu yazı eziyete çeviren yağışsız geçen kış, onunla da barıştırdı beni. Artık kış da aynı tahta çıktı. Ben dört mevsime hasret kalmak istemiyorum. “Bizim zamanımızda dört mevsim yaşanırdı” diye söze başlamak hiç istemiyorum. Korkuyorum övündüğüm dört mevsim yaşanan ülkemin, tek mevsime kadar giden yola girmesinden. Neden bu hale geldik? Çok sorun var elbette, hepsini yaratan da çözecek olan da bizleriz. İleride kızım bana sitem ederse, kızarmadan nasıl yüzüne bakarım onun diye şimdiden kara kara düşünüyorum. Ona, yani çocuklarımıza susuzluğu, mevsimsizliği yaşatarak hayatını yani hayatlarını mahvetmek istemiyorum. Çocukluğumdan beri var olan çevreye olan hassaslığım giderek çoğalıyor ve üzüntüye boğuyor beni. Büyük çoğunluk şu anı düşünmekle, hayatını keyfe keder yaşamakla o kadar meşgul ki! Kim korkar geleceğin susuzluğundan, kuruyan göllerden, çölleşen Konya Ovası’ndan, yanmış ormanlardan, sararmış ve mutsuz çocukların gelecekteki suçlar bakan gözlerinden. Bir şeyler yapmanın tam zamanı ve her zaman da zamanıydı oysa. Herkes üzerine görev düşürmeli, değil mi? Bilim adamlarının dediklerini neden kulak arkamıza alırız? Hiç mi önemi yoktur dediklerinin, hiç mi yoktur mesleklerine saygımız?
 
Az su kullanmaya dikkat ediyorum. Eskiden de acırdım duşta üzerimden akan suya. O kadar susuzluk çekenler varken. Şimdi kızımı sudan mahrum etmiyorum ama oyun aracı olarak düşüncesizlik de etmiyorum, sınır koyarak su oyunlarına devam. Eski usule, kova ile su dönemine geri döndük bazı durumlarda. Ben böyle yaparken, hiç düşünmeden yan tarafımdaki görünmeyen duvarlar arkasında akan su ise benim hassasiyetimi çalıyor. Ama bana da “Kim dikkat ediyor ki?” rehavetini çöktürmüyor. Ben üzerime düşeni yaparım, yoluma devam ederim.
 
Korkuyorum o tarz sıcaklığın geri dönmesinden. Ne olur gelme, kimseye de gitme, saklanma da ileride karşınıza çıkarım diyerek! Mutlu olsun doğa, insanları da mutlu etsin. Verdiğimiz zarara karşılık, süre tanısın bize onarım için.
 
O varsa biz de varız. O mutluysa biz de mutluyuz.
 
 
 
 
1 Temmuz 2007

 

Yeni yorum gönder