You are hereDut Ağacı / Safran Sarısı Oyunlar

Safran Sarısı Oyunlar


By hasibece - Posted on 14 Temmuz 2007

Safran sarısı oyunlar
 
Çok mutluyum. Uzun sürede de olsa bir kitabı daha okumanın verdiği o mutluluk var içimde. İnci Aral, yeni romanında beni mıknatıs gücüyle öyle bir çekip kitabın içine attı ki kendimi romandaki kişi ve olayların içinde buluverdim. Etkisiz elemandım romanda. 316. sayfada birden onlar gittiler bir yerlere ve ben kalakaldım gerçek dünyada. Nereye gittiniz “Safran Sarı”nın başkahramanları Melike, Volkan ve Mutena (ben Eylem’dense bu ismi daha çok sevdim Harun gibi)? Hemen kendimi başka bir kitabın oyuncuları arasına atmam lazım, başka hikâyeleri dinlemem lazım. Beni ancak farklı bir hikâye oradan çekip alabilir. Kitaplıktan listemize en son eklenmiş kitapları alarak karıştırmaya başladım. Önce kitapların sonlarına bakarak merakımdan karıştırdım heyecanla. Gerçi türler farklı ama, olsun.
 
 
278. sayfanın tam ortası şöyle diyor: “Yetişkin yaştaki okurlarıma sormak istiyorum: Çocukluğunuzda keyifle bilye oynar mıydınız? Eğer cevabınız “evet” ise ve şimdilerde bilye oynamaz olmuşsanız size sormak istiyorum:
 
Bu akşam evinizde
halının üzerine oturup bilye oynamaktan
sizi kim alıkoyuyor?
 
Bilyeler mi küçüldü, yoksa siz mi büyüdünüz?
Yarın, bir avuç bilye alıp,
bilye oynamaya ne dersiniz?” 
 
“Evet ya, neden çocukluğumun oyunlarını şimdi oynamıyorum ben?” diye kendimi sorgulamama neden olan kişi ise çok sevdiğim yazar ve şair, yazdığı kitaplar için ne kadar ağaç kesildiğini hesaplatarak yerlerine ağaç dikilmesini sağlayan küçük kızın babası Prof. Dr. Üstün Dökmen. Basımında kullanılan kağıdın elde edildiği yedi ağaca karşılık, yedi adet fidan dikilen elimdeki kitap ise “Varolmak Gelişmek Uzlaşmak”. O önce doğa ile uzlaşıyor, ne mutlu!
 
Bilye oynamadım pek ama sayısız oyunlara daldım elbette çocukken tozlu sokaklarında köyümün. Birden cızırtılı ses eşliğinde safran sarısı görüntülerde o günler geliyor belleğime. Özlemle oyunları ve arkadaşlarımı hatırlıyorum keyifli çocukluğumun. O zaman duyulan mutluluğun tadını damağımda, içimin kuytu karanlık köşelerinde hissediyorum birden. Gecenin zifiri karanlığında koca bahçelerde korkuyla karışık oynadığımız saklambaç. Ev oturmalarına gidildiğinde çocukların ayrı bir odaya toplanarak, sohbet eden annelerimizi hiç rahatsız etmeden saatlerce basit bir kibrit kutusu ile kahkahalar içinde oynadığımız uzun ama bize kısa gelen geceleri hatırlıyorum. Yakalanma korkusu içinde daracık odalarda oynanan körebe. Salatalığı sevmeme vesile olan evcilik. Tüm mahalle çocuklarının, ki en az 15 kişi olurduk, akşam üzerleri toplanıp oynadığımız bir dizi sokak oyunları art arda geliyor aklıma; ip atlama, istop, ortada sıçan, adam yakalamaca, birdirbir, mendil kapmaca, ...
 
Bugün yağmur yağınca şakır şakır, aklıma yağmur sonrası hemen kendimizi oluşan zararsız sel sularına attığımız zamanlar geldi bir de. Bayılırdık o sularda yürümeye ardından da ıslak kumdan evler, fırınlar, şekiller yapmaya. En çok ekmek fırını yapardık, elimizi kuma düz bir şeklide koyup üzerini kumla kaplar ve elimiz çekerdik. Gazoz kapaklarından da ekmekler çıkardı sıcacık, dumanı üstünde.

 
Atmak istedim kızımı birikmiş yağmur suyuna duran yağmurun ardından. “Aman pistir, üşütür bir de şimdi” dedim. Peki biz nasıl gidip oynuyorduk ki? Fazla koruyucu davranıp çocukluğa has keyfi elinden mi alıyorum acaba? İçlerindeki çocuğu bir kenara atacaklarını zannettikleri yanılgı zamanı geldiğinde, yani büyüdüklerinde, tarifsiz mutluluk duydukları safran sarısı görüntüleri olmayacak mı şimdiki çocukların? Ona mutlulukla anacağı bir çocukluk yaşatabilecek miyim bu koca puslu şehir yaşamında? Düşünmeden her şeyi edemiyor ana yüreği.
 
Üstün Dökmen’in yukarıdaki satırlarını okuyunca hatırladım ki kışa girerken uzayan geceleri kısaltmak, keyifli zaman geçirmek ve kızıma çocukluğumun bir oyununu öğretmek adına ailecek “Çay-kahve-gazoz” oynamıştık. Bir kişi ebe oluyor, duvara iki elini vurarak bu üç kelimeyi tekrar ediyor, dönüp arkasına bakıyor ve arkasındakiler ise bu kelimeler söylenirken hareket edebiliyor sadece. Hedef, ebeye hareketsiz görünerek ilerleyip duvara dokunup sobe demek. Eğer dönüp baktığında kıpırdayanı görürse o ebe oluyor. İster hızlı, ister ağır söyleyebiliyor bu üç kelimeyi ebe. İpek bayılmıştı bu oyuna, hem yeni bir oyun öğrenmiş olmasına hem de anne-babasıyla oynuyor olmasına. Açıkçası ben de çok eğlenmiştim. İnsan bu oyunlarda sınırsız kahkahalara boğulabiliyor, her şeyi unutabiliyor. Hatırlıyor ne zamandır midesi ağrıyıncaya kadar kahkaha ile gülmediğini.
 
Evet, neden çocukluğumun oyunlarını şimdi de oynamıyorum diye sordum. Kızımla. Ailece. İyi ki girmişim kitabın ortasından. Belki bu kitabı okumayacağım henüz, o satırlara belki aylar sonra varacağım ama ben bugünden tezi yok oyundan zevk alan içimdeki Çocuk’la irtibatı kesmemeye* çalışacağım. Özel yaşamınızda ve işinizde kendini geliştiren ve yaratıcı bir insan olmak istiyorsanız**, siz de kesmeyin lütfen! Hadi durmayın!
 
* / **: Yarına Kim Kalacak? Evrenle Uyumlaşma Sürecinde VAROLMAK GELİŞMEK UZLAŞMAK / Prof. Dr. Üstün Dökmen / Sistem Yayıncılık, sayfa 279 ve 278’den alıntıdır.
  
14 Temmuz 2007 Cumartesi

Yeni yorum gönder