You are hereGezgin / Romatizm, Sanat, Kafe ve Marka Şehri Paris

Romatizm, Sanat, Kafe ve Marka Şehri Paris


By hasibece - Posted on 03 Aralık 2010

1- Paris’e uçuş…

 
Bayram başlamadan evliliğimizin 10. yılı sebebiyle kaçtık Paris’e. Neden Paris, çünkü eşimin Fransa’dan alınmış schengen vizesinin olması esas rotayı belirleyen neden. Ayrıca ikinci balayı yapacaktık, bu da güzel bir neden tabii.
 
İlk kez kızımdan ayrı kaldım 3 gün 3 gece. O halasında hiç sorun çıkarmadan kaldı. Ama söz verdik 10 yaşına gelince onunla birlikte Disneyland gezisi yapacağız, şu an bizim gibi yağmurda çamurda sabahtan akşama kadar yürümesi imkânsızdı. Onunla gelelim diye Disneyland gezisi yapmadık biz de.
 
Çok kısa bir süre kala verdik kararımızı. Gezgin bir blog yazarı İmge ile yazıştım önce, tur olmadan gidecektik, onun sitesinde çok detaylı rotalar var, başka sitelerden de detaylı yürüme planları almıştım ama karar vermekte gecikince vizeden korkup tur ile gitmeye karar verdik. Hemen araştırdım ve aslında bir Fransız şirketi olan Cafe Tur’da karar kıldık. Vizemin havaalanına gidinceye kadar çıkıp çıkmadığından bihaber olan ben stresle başladım geziye. Cafe Tur ofisini havaalanında bulup pasaportumu alınca rahatladım ama mideme kramplar girmişti. Tur yetkilisi kendinden emindi, “Siz havaalanına gidin, sorun yok, çıkacak” dedi bir gün öncesi. Neyse bildikleri bir şey varmış. Ya çıkmasaydı, ne olurdu bilemiyorum.
 
Uçak bir saat rötarlı kalktı, Onur Hava Yolları ve ilk kez kullanmış olduk ama kendilerinden çok memnun kaldığımı söyleyemeyeceğim. Hava şartlarına bağlasalar da türbülansa girmek beni çok korkuttu ve çok uzun sürdü. Uçakları oldukça küçük.
 
Yaklaşık 3,5 saat süren yolculuğun ardından Charles de Gaulle Havaalanına inince bütün korku ve stres geride kalmıştı. Cafe Tur’un güler yüzlü rehberi Mine hanım Jolly Tur rehberi ile birlikte bizi bekliyorlardı. Bizi bekleyen 2 numaralı otobüsün en ön koltuğuna kurulduk. Gece olduğu için trafik akışı rahattı ve çabucak Gare de L’est garı ile karşı karşıya olan Holiday Inn Est otelimize ulaştık ve valizleri odaya attığımız gibi kapıda bizi bekleyen 6 dil tercümanlık okuyan Özhan beyin yanında aldık soluğu. “Yorgun değilseniz, metroyu kullanın ve Notre-Dame Kilisesi cıvarına gidin, bu saatte oraları hareketli olur, yemeğinizi orada yiyin” dedi. 12€ verip 10 adet metro için “Carnet” denilen ama “Karne” diye okunan biletlerden aldık ve bize 3 gün boyunca yetti. Küçücük bileti makineye ittiriyorsunuz ve diğer ucundan alıyorsunuz, kapı öyle açılıyor. Biz bileti okutmayı başardık ama önümüzdeki bizim gibi yabancı 3 kişinin peşine takılınca kısa yoldan ilk “Sortie” den girdiğimiz yere çıkmış olduk. Görevli anladı bizi başka bir kapıdan geçirdi, sonra tabelaları daha dikkatli izledik. Rehberimiz bizi uyarmıştı, temiz olmadığı ve pis koktuğu yönünde, gerçekten resmen çiş kokuyordu. Eski ama hızlı, kapısı elle açılan, pratik ulaşım sunan bir metro ve gece geç saate kadar çalışıyor olması büyük kolaylık. İstanbul’da gece geliyorsunuz havaalanına ne metro çalışıyor, ne otobüs! Koskocaman Kültür Başkenti İstanbullll.
 
 
 
Paris metrosu yolcu taşıma sayısı bakımından Moskova Metrosundan sonra ikinci büyük metrosu ve dünyanın en eski ve en büyük ağlara sahip metrosu. 1845 yılında başlayan yapım fikri, tartışmalar sebebiyle uzun yıllar sürmüş ve 1886 yılında ancak başlanabilmiş ve 1920’de bitirilmiş, sonra hatlar ilave edilmiş ve şu an 16 hattı bulunuyor.
 
4 numaralı hattı kullanarak St. Michel durağında iniyoruz. Metrodan çıktığımızda cıvıl cıvıl bir kalabalıkla karşılaşıyoruz. Ardından Saint Michel Meydanı’nı görüyoruz. Meydan 1855’te yaptırılmış ve iki ejderhalı çeşme bulunuyor. Sonra büyüleyici yapı Notre-Dame Kilisesini görüyoruz Seine Nehri karşısında. Ben İstanbul’a gelinceye kadar sürecek fotoğraf çekme işini sürdürüyorum.
 
Her yer fıkır fıkır ve bana dar sokaklar Bodrum’daki meşhur barlar sokağını andırıyor. Kafe ve restoranların menülerine, fiyatlarına bakıyoruz ve 15€’luk menüyü seçerek dalıyoruz bir restorana. 11€’dan başlıyor menüler. Garson çok sıcak bir göçmen. Yarı Fransızca yarı İngilizcesiyle bana soğan çorbası, Hüseyin’e de özel soslu salyangoz getiriyor. Salyangozlar bizdeki çukurlu yumurta tavaları gibi özel bir tavada geliyor. Önce burun kıvırsa da eşim beğeniyor, ben de deniyorum, fena değil hele soğan çorbasının ekşimsi kötü kokusunun yanında lezzetli bile buluyorum. Özel aparatları ile içinden çıkarıp çıkarıp yiyip bitiriyor. Ardından bana portakallı ördek, ona tavşan eti geliyor. Ördek eti çok sert, tavşan eti ise kaslı ve yumuşak, değişiyoruz tabakları. Tatlı olarak bana elmalı pay ona ise ismi dondurma olmasa da biz öyle demesek de dondurma geliyor. Çok yenilesi bulmuyoruz tatlılarımızı, biraz tadına bakıyoruz. Su ise masaya oturur oturmaz küçük sürahilerde geliyor, çeşme suyu ve ücretsiz, her yerde aksini belirtmediğiniz sürece çeşme suyu masaya geliyor. İlk akşamdan farklı lezzetler denemenin ve Paris’te bulunuyor olmanın verdiği değişik bir mutluluk ve yorgunlukla 01.00’e doğru odamıza dönüyoruz.
 
Otelimiz 3 yıldızlı, temiz, sessiz ve rahattı. Sabah kahvaltıları çok memnun etmedi bizi açıkçası. Değişik ekmekleri güzeldi, poğaça tarzındaki hamurları bizim damağımıza yakındı, çay-kahve-meyve suyu vardı. Ama sabah sabah pis kokan “bacon” mide bulandırıcıydı. Elma ve portakal ise ferahlatıyordu beni, elmaları çantamıza attık, hafif acıktığımızda yedik, çok iyi geldi. Oda kahvaltı konaklama almak pek bana göre değilmiş, kahvaltınızı kafelerle dolu sokakların birinde istediğiniz gibi yapabilirsiniz çünkü. Eğer kendiniz gidecekseniz sadece oda rezervasyonu yeterli bence.
 
*3 günlük Paris gezisini bölerek yazmaya karar verdim, ikinci bölümü yazmaya başlıyorum…
Etiketler

Hasibe selam,

Gezinizin güzel geçtiğine çok sevindim. 2011'in de senin için bol seyahat dolu bir yıl olmasını dilerim. :)

Sevgiler..

İmge

İmge merhaba,

Sana teşekkür borçluyum, paylaşımın için, sorularıma cevap verdiğin için...

Ben de aynı dileği size dilesem:)))

Çok teşekkür ediyorum. Sevgiler benden de... 

Yeni yorum gönder