You are hereGezgin / Paris 2

Paris 2


By hasibece - Posted on 10 Aralık 2010

1. gün:

Gündüz gözüyle Paris’i görecek olmanın heyecanı var. Sabah 8.45’te otel önünden başlayan gezimiz akşam üşümüş ve ıslanmış olarak saat 19.00 gibi otelimizde son bulacak.
 
 
Bugün yarım günlük şehir turu var, Cafe Tur tarafından organize edilen ve fiyata dahil olan panoramik şehir turu. 8.30’da hazırız ama çocuklu bir aileyi bekliyoruz 15 dakika kadar. O an çocuksuz olsak da çocuklu olmanın bu tür aksaklıklara yol açabildiğini bildiğimizden uflayıp puflamıyoruz. Otobüs şoförümüz ufak tefek genç bir bayan ama duruma çok hâkim. Bu kanıya zamanla varıyoruz ama keskin bir U dönüşü erkek şoförün kullandığı otobüs üç hareketle dönerken bizim minyon şoförümüz tek hamlede dönünce oybirliği ile “wooooww” nidalarıyla onaylıyoruz. Diğer oteldekileri almak için Meridien Montparnesse oteline (İyi ki bu otel olmamış dedim, çok katlı modern bir bina, asansöre binme sırası varmış mesela) gidiyoruz. Tabi giderken rehberimiz başlıyor anlatmaya, zaten diğer yolcuları aldıktan sonra da gezeceğimiz yerlerden geçiyoruz. Hava kapalı. Yollar cumartesi sabahı diye galiba, birkaç koşan Parisli dışında bomboş.
 
 
Yerdeki yapraklar ve ağaçlar sonbaharın resmini çiziyorlar, romantik şehre daha da romantiklik katıyorlar. Binalar o kadar itinalı ve özenli ki dantel gibi işlenmişler. Caddeler ise o kadar düzenli, bu kadar da olmaz ki canım diyorsunuz ve bazılarının sonunu göremiyorsunuz. Tüm evler aynı renk yani taş renginde. Sanat sokaklara taşınmış hatta her yerden sanat fışkırıyor diyebilirim. Bazı binaların balkonlarından sarkan çiçekler, koşan ya da bisiklet kullanan ve adım başı açılmış kafelerde sinema seyircisi gibi oturmuş Parisliler hep birlikte diyorlar ki: “Hoş Geldiniz şehrimize”...
 
 
İlk durak Fransa’nın en büyük meydanı Place de Concorde, pek çok yer buradan görülebildiği için heyecan verici bir yer geldi bana, ayrıca çok da büyük bir meydan. Tarih açısından da önemli çünkü Fransız İhtilali sonrasında ilk giyotinler bu meydanda kurulmuş ve 16. Luis gibi önemli isimlerin bulunduğu 1000 kişi bu meydanda idam edilmişler. Eiffel (Eyfel), Avenue des Chapms Elysees (Şanzelise Bulvarı) ve Arc de Triomphe (Meçhul Asker Anıtı), Madeleine Kilisesi, Tuileries Bahçeleri,Napolyon’un mezarının bulunduğu İnvalides, bugünkü meclis, Bourbon Sarayı görülebiliyor. Meydandaki Luksor Dikilitaşı’nın dünyadaki diğer eşi ise Mısır’da bulunuyormuş ve Sultanahmet’teki sütuna benziyor. Dikilitaş’ın her iki yanında da çeşmeler bulunuyor hepsi bir yönü işaret ediyor. Her yerde olduğu gibi burada da bol bol Japon turistler vardı meydanda. Biz fotoğraf molası verdiğimiz esnada yağmur yağmaya ve hava soğumaya başlamıştı. Molanın ardından turumuza devam etmek için sıcacık otobüsümüze biniyoruz.
 
Sonraki durak Eyfel Kulesi önü fotoğraf molası ve Seine Nehrinde tur. Eiffel gerçekten tam bir demir yığını. Merak uyandırıyor olmasının tek sebebi Paris’i simgeliyor olması bence. Paris’in bir logosu. Önünde fotoğraf çektirdik biz de ama ayrıca gidip 2. katına çıkma arzusunu duymadık. Restoranında yemek yemek istiyorsanız en az bir ay önceden rezervasyon yaptırmanız gerekiyormuş. Aslında meşhur Kule; 1887-1889 yılları arasında Fransız İhtilali’nin 100. yıl kutlamaları için düzenlenen Dünya Fuarı için 3000 işçinin bir araya getirdiği 18.000 demirin birleştirilmesiyle gökyüzüne yükselmiş ve 20 yıl sonra sökülmesi amaçlanmış. Ancak çok fazla ziyaretçisi olup iyi de kazandırınca bugünkü değeriyle Paris’i simgeler olmuş.
 
 
Eiffel Kulesi önünden Seine Nehrindeki bir saatlik turumuz başlıyor. Bol bol fotoğraf çekip bir kez daha mimariye hayran kalıyorum. Sanatla bu kadar iç içe olmalarını kıskandım doğrusu. Her bir köprüyü bu kadar özenle süslemeleri, tarihi hâlâ yaşatıyor olmaları takdirlik. Tarihle modern bir şekilde yaşıyor olmalarını, tarihlerine bu kadar sarılmalarını, sanatı her bir köşeye küçücük bir demire bile yansıtmış olmalarını kıskanıyorum.
 
Nehir turundan sonra otobüsümüze binip şehir turumuza devam ediyoruz. Otobüsün çalışan sileceklerinin arasından fotoğraf çekmeye devam ediyorum, yağmur çiseliyor şeklinde yağıyor ama farkında olmadan ıslatıyor insanı, bunu turun sonunda anlıyoruz. Rehberimiz bir yandan anlatıyor. Paris’te obezite yok sanırım. İnsanları genelde zayıf ve sağlıklı görünüyorlar. Caddelerde sık sık bisiklet ve motor parkları var. Bisiklete binmek için herhangi bir sağlık sorununuz yoksa Paris’i gezmek için bisikleti tercih edin derim, daha zevkli ve kolay bir Paris turu yapacağınızdan şüphem yok.
 
 
 
Caddelerde büyük görkemli kapılar görüyoruz. Her apartmana giriş büyük bir kapıdan sağlanıyor ve içeride araba parkı için az da olsa küçük meydancıklar bırakılmış. Bu kapılar Paris caddelerini süslüyor adeta. Çünkü hepsi birbirinden farklı, güzel ve çok süslü.
 
Tur bir duty free mağazasında son buluyor. İndirimli ve Türkçe bilen elemanların olduğu mağazada alışveriş etmek isterseniz Cafe Tur indirimi de var. Küçük ve dar bu mağazada bir şey bulamadan hemen atıyoruz kendimizi dışarıya elimizde Paris haritası ile. Biz ne de olsa alışverişe değil Paris’i gezmeye geldik.
 
Louvre Müzesi’nin yakınındayız. Rehberimiz kendimize 2-3 saatlik bir tur seçebileceğimizi, müzenin tamamının gezilmesinin bir ay kadar bir süre aldığını belirtti. Bu saatte kuyrukta beklemek istemiyoruz. Sokaklarında avare avare gezmek, bir kafede oturup bir şeyler atıştırmak ve Chapms Elysees Caddesini yürüyerek Arc de Triomphe’ye gitmek istiyoruz. Bu nedenle sanat müzesi hakkında bir şey yazamıyorum.
 
Önce haritayı algılamamız, daha doğrusu yönü tayin etmemiz zaman alıyor, neyse ki telefonun pusulası işimize yarıyor. Başlıyoruz Paris’i adımlamaya. Önce bir büsküvi dükkânına dalıyoruz. Ama her şey çok pahalı, fotoğraf çekmekle yetiniyoruz. Epey yürüyoruz. Bir kafede soluklanmak istiyoruz. O kafe bu kafe derken epey ilerliyoruz çünkü o kadar çok kafe var ki sanki daha ilgincini bulacakmış hissi ile fark etmeden ilerliyorsunuz. Sonunda birinde karar veriyoruz. Hüseyin bir kek seçiyor vitrinden bense nutellalı krep. Gelip de krep yemeden dönmek olur mu hiç! Zaten kafenin içini nutella kokusu kaplamış. Krepler hazır paketlerde, çıkarıp nutella sürüyorlar ve mikrodalga fırına atıp ısıtıyorlar. Yanında da sütlü kahvelerimiz. Küçücük bir kafe ve oturacak yer yok, mecburen alta kata iniyoruz bir boşluğa ilişiyoruz. Bence Parisliler evlerinde yemek yapmıyorlar, kendilerine sokağa atıyorlar.
 
 
 
Molamızın ardından yürüyerek yeniden Congorde Meydanı’na geliyoruz oradan Madeleine Kilisesi’ne (Église de la Madeleine). 28 basamak çıkıyorsunuz koca sütunlar sizi karşılıyor. Yunan mimarisi kopya edilmiş sonradan öğreniyoruz ki. Napolyon emrediyor inşa edilmesini ve 1806’da başlanıyor yapımına. Ordusunun büyüklüğünü simgelesin diye ama sonradan bu görevi Zafer Takı’sına veriyor, Madeleine ise bir Hıristiyan Kilisesine dönüşüyor ama üzerinde hiç haç işareti taşımadan. İçine adım atıyoruz. Çok görkemli ve aynı zamanda etkileyici. Düşünüyorum bizdeki camileri. Sanatta hiçbir kısıtlama olmadığı için Allah’a ulaşmak için göğe yükseltmişler ibadet evlerini ama sanatı inançlarıyla yoğurmuşlar. İçimizden biz de duamızı ediyoruz sessizce ve çıkıyoruz soğuk havaya. (Rehberimiz aktarmıştı, meşhur Madlen çikolatasının ismi buradan geliyormuş. Eskiden oradaki meydanda bir şekerci varmış ve Madeleine adını verdiği çikolata kalıbını kullanarak çikolata üretiyormuş ama artık yok.)
 
 
Karşımıza dünyaca ünlü pastane ve gurme dükkânı Fouchon Paris çıkıyor, ünlü pastane aynı zamanda ilginç bir kafe ve kuyruk var içeride yine. İçindekiler tam bir emek ve hepsi muhteşem. İçini turluyoruz. Karnımız da tok olduğundan fotoğraf çekip çıkıyoruz, tok olmasa da fiyatlar doyuruyor açıkçası.
 
Sonra Şanzelise Caddesi’ne doğru ilerliyoruz. Geniş bir cadde. Çok pahalı bütün mağazalar. Bir çift terlik vitrinde parlıyor, fiyatı 2495€. Sonraki durağımız Disney mağazası. Kızım için Güzel ve Çirkin figürlerini yakalıyorum. Kasadaki Türkiye’den olduğumuzu öğrenince “Fenerbahçe mi Beşiktaş mı?” diye soruyor, cevap “Bursa”.
 
 
 
Şemsiye ile ilerliyoruz ama aç kapa yapa yapa ıslanıyoruz. Yağmur çiselemeye ve ıslatmaya devam ediyor. Hiç önemli değil çizmelerimin su geçirmeleri de. Şimdi sırada Charles de Gaulle Meydanı’nda bulunan Zafer Takı (Arc de triomphe de l'Étoile)’nın tepesine çıkmak var. Hava da kararmak üzere ama olsun. Biletimizi alıyoruz, giriş paralı kişi başı 6€. Eşim 284 basamağı görünce ürperiyor ama dönüşün olmadığını anlıyor benim ısrarlı duruşumdan. Başlıyoruz çıkmaya ama sona geldiğimizde nefes nefese kalıyoruz. Belli bir bölüme kadar asansör de var ancak kuyrukta beklemelisiniz. Tepeden manzara ise muhteşem. Paris düz bir şehir olduğundan buradan çoğu yeri görme şansınız var. Eiffel Kulesinin ışıkları da yanıyor. Paris’in gece tablosu tamamlanıyor. İyi ki çıkmışız diyoruz.
 
 
Rehberimizin anlattığı gibi yollar bu tarz yuvarlak ana hatlardan dağıtılmış. Charles de Gaulle Meydanı Georges Eugène Haussmann tarafından çizilmiş 12 caddeye yol veren çok geniş ve büyük bir döner kavşağı aslında. 1853-1870 yılları arasında Paris’in valisi Haussmann (Osman diye geliyor kulağa ve rehberimizi uyarıyor, Osmanlılarla ilgisi yok diye) Napolyon’dan aldığı destekle Paris’i yeniden yaratıyor, binaları yıktırıyor bugünkü modern geniş caddeleri yapıyor. Köşeler keskin değil. Bina girişleri bu köşelerden sağlanmış, bu da hoş bir görüntü vermiş şehre. 51 metre yüksekliğindeki Zafer Takı’nın yapımını Napolyon emrediyor, savaştan dönen askerler bu Takı’nın altından geçip evlerine döneceklermiş. 1806’da yapımına başlanıyor ancak 1836’da bitiriliyor. Altında da 1. Dünya Savaşı’nda ölen askerleri temsilen Meçhul Asker Mezarı bulunuyor ve 1923 yılından bu yana hiç sönmeyen bir ateş yanıyor üzerinde. Savaş gazileri ve dernekler tarafından ateş her akşam tazeleniyormuş ve biz bu ana denk geldik, bir kutlama var sandık meğer her akşam olan bir gelenekmiş. Ne güzel!
 
Ayaklarımın çok ıslanması, çorap değiştirsem de üşümesi ve yürümekten artık enerjimizin kalmaması nedeniyle metro durağını görür görmez otele gitmeye karar veriyoruz. Kendimizi dinlenmeye veriyoruz, ısınıyoruz ve sonra yemek yemek için dışarı çıkıyoruz. Bir markete dalıyoruz, raflarda ne var ne yok araştırıyoruz.
 
 
Bir Çin lokantası görünce ben hemen atlıyorum, Çin yemeklerinin lezzeti damağımda çünkü. Bir menü alıyorsunuz 12€’ya ve içerideki açık büfeden tabağınızı dolduruyorsunuz. İçerisi de oldukça kalabalık. Tıka basa doyuruyoruz midemizi. Ama buradaki Çin yemeklerini çok kaliteli bulmuyoruz. Yemek sonrası biraz gece turu yapıyoruz.
 
Yarın nereye gidiyoruz?
 
Etiketler

Bunu Memo ile başbaşa okumam lazım :)

:))) Teşekkürler Sibel'cim ama siz de çok geziyorsunuz yaa:)

evet Paris'e gidişinizi, 1. gününüzü keyifle okuduk... yarın nereye gidiyoruz bilmiyorum, sen nereye götürürsen oraya:)))

çok keyifli, sanki ben de yanınızdaymışımda birlikte gezmişizde şimdi de okuyorum gibiyim:)) çok keyifli. tepeden çekilen fotoğrafı beğenmiştim, o kadar emek harcayıp çekilmiş olduğunu okuyunca daha çok beğendim:)) elinize, ayağınıza sağlık. evet devamını bekliyorum, merakla...

Sevindim keyif almana, inşallah size de kısmet olur o zaman daha bir keyif alırsın:)

Yeni yorum gönder