You are hereDut Ağacı / Ada'ya Kaçış

Ada'ya Kaçış


By hasibece - Posted on 05 Aralık 2009

Ada’ya kaçış
 
Cumartesi sabahı kesin kararımızı verdik, hemen hazırlanıp yola koyulduk ki erkenden varalım, günü öldürmeyelim. Gerçi artık günler uzadı epeyce, ama napalım gezmeyi çok sevince istiyoruz her dakikayı her saniyeyi değerlendirelim, ne de olsa sadece iki günümüz var elimizde. Hazırlıklar malum İpek üzerine hep. Gitmesi hoş da hazırlanması biraz sıkıyor açıkçası, tabi dönüşte onları yerleştirme işlemi de. Neyse, gezmeye gidiyoruz bu kelime de nereden çıktı şimdi?
 
Çok uzak değil, 126 km yolumuz var. Hem bu Ada, tam ada da değil aslında. Ada olacakken tam, sanki ani bir kararla son anda karadan kopmamaya gönlü el vermemiş şekilde olan bir yarımada yani. Yarımada’ya yaklaştığınızda ada olma kararından vazgeçilme noktasına şahit oluyorsunuz, arada adayı karaya bağlayan o kutsal koptu kopacak bağ ve her iki tarafı da deniz. Bahar çiçekleri de sarmış her yanı. İpek de vaktini uykuyla geçirmek istemezmiş gibi azıcık uyuyor ve yarımadanın en önemli sayfiye yerine varıyoruz öğle olmadan. En azından çok kötü bir sürprizle karşılaşmayız diyerek öğretmen olmasak da öğretmenevinden gece geç saatlerde rezervasyon yaptırmıştık, gidiş sabahki ruh havamıza bağlı olsa da. Yer işini halledince sıra İpek’in öğle yemeği olayına geliyor, biz her şey yeriz ama onun yemek olayı önemli. Ama yol üzerindeki çocuk parkını test etmeden gitmemize izin yok. Salıncak sefası sonrası çorba imdadımıza yetişiyor tam çay bahçelerinin karşısındaki lokantadan. Bizim yemeklerden de tatmadan edemiyor yine de. Üzerine de bir açılış dondurması. Kızım sahildeki şeffaf naylonla kapatılmamış çay bahçesindeki sandalyeye, büyümüş edasıyla oturup keyifle dondurma külahının içine dalıyor. Onun bu keyifli halleri bizim de keyfimizi katlıyor. Biraz sahil kenarında yürüyüş yapıyoruz. Tıpkı bizim gibi sanki bahar güneşi ile ısınmaya çalışır gibi yan yana dizilmiş balıkçı teknelerini görünce İpek sevinçle ellerini çırpıyor. İlla denize taş atmak istiyor ama. İyi de taş yok ki henüz bulunduğumuz yerde. İlerliyoruz öğretmenevine doğru, orada taş da atabiliriz denize, sonrasına arabamıza atlayıp yarımadanın diğer önemli köylerini keşfedebiliriz. Gerçi ben Ocaklar ve Narlı’ya gitmiştim ama 7-8 yıl öncesiydi, pek hatırlamıyorum. İçimde ilk kez gidecekmiş gibi bir heyecan. Bayılıyoruz böyle yerlerin tarafımızdan keşif edilmesi olayına.
 
Evet adını vermediğim yarımada, Kapıdağ ve biz Erdek’teyiz. Erdek’e de en son 6 yıl önce gelmişiz. Aslında biraz aşk tohumlarının ekildiği yerlerden biri burası. Yeri başka yani.
 
Önce Ocaklar Köyü’ne geliyoruz. Şehir merkezi tabelasını takip edince sahile ulaşıyoruz. Yazın aksine tek tük insanlar var ortalıkta. Bir telaş yerlilerinde, yaza hazırlık var. Denizini, kumunu, evleri inceleyerek ağır ağır yol alıyoruz. İstikamet şimdi de Narlı. Arada tabi yazlıklar hiç bitmiyor. Ev sahiplerini bekliyor hepsi de. Çok güzel koylar var bu yol arasında. Motorla tura çıkmış çiftler sanki hepsi bir koya o gün için el koymuş gibiler. İskeleye bacaklarını sarkıtarak oturan çift takılıyor gözüme, tam fotoğraflık diye düşünüyorum ama hızla geçip gidiyoruz yanlarından. Duramıyoruz çünkü küçük hanım güzel bir öğle uykusuna dalıyor, bölmek istemiyoruz. “Hımm! Narlı da güzelmiş.” diyerek yoluma devam ediyoruz. Deniz seviyesinden uzaklaşıp yukarılara tırmanıyoruz, yollar virajlı bu arada, manzara tam anlamıyla muhteşem. Bahar çiçekleri bizim peşimizi hiç bırakmıyor. “Aaa şu koya bak” diyorum eşime, yerleşim yeri yok ama deniz pırıl pırıl, ancak çadır kurulur ve harika bir tatil yapılır. Çocukla bu koya gelip deniz keyfi zor olmaz mı diye düşünüyorum. Mutlaka bir ara gelmeliyiz.
 
Şimdiki durağımız İlhanlar Köyü. Yavaşça geçip ilerliyoruz buradan da. Sarı çiçek tarlaları bir yanımızda aşağıda masmavi deniz, karşıda adalar... Bir sonraki viraj bize nerenin kapısını açacak diye büyük bir merakla ilerliyoruz. Büyükova’ya geliyoruz. Buranın sahilinde mola veriyoruz, kızımız uyurken biz de deniz ile rüzgarın sesini dinlemek istiyoruz. Atlı bir amcadan başka kimse yok. Onunla konuşuyor, bilgi alıyoruz biraz. Öğreniyoruz ki rüzgar burada hep olurmuş, o nedenle yazın çok sıcak olmazmış. Bu yaz buraya gelmeliyiz diyoruz. Ben boş durmuyorum, makinemin deklanşörüne arka arkaya basıyorum. Biraz daha kalalım istiyoruz ama yola devam ediyoruz merakımızdan. Doğanlar köyünde koyun ve kuzuları görünce İpek için duruyoruz. Ama son köy Turan pek sıcak gelmiyor bize. Geri döneriz aynı güzergahtan derken kestirme yoldan Ocaklar’a varıyoruz. Tepeden öyle güzel görünüyor ki duruyoruz fotoğraf için.
 
İpek de zaten uyandı, Ocaklar’da zaman geçirelim istiyoruz. Bugün ayrıca balık günü, buradan yedirelim diyoruz. İpek denizi görür görmez taş atmak için başlıyor mızmızlanmaya. Hemen taş toplayıp oturuyoruz beton kenara. Motorlu bir çift az ileride akşam yemeklerini yiyiyorlar yanlarında getirdikleri yiyeceklerini çantadan çıkararak. Rüzgar da esmeye devam ediyor. Üşüdük diyerek sahile iniyoruz kumlara, İpek kumlarla oyuna dalıyor. Ama gönlüm rahat değil, çünkü kırık cam şişeler korkum haline geliyor. Kızıyoruz, nasıl bir anlayıştır bu! Şişeyi neden çöp kutusuna atmaz da kırıp saçarsın kumlara. Bir daha gelmeyelim diye mi? Üzülüyorum diğer yandan İpek’in kum kova ve küreklerini unuttuğum için. İşte mutlaka birşeyler unutuluyor hazırlık aşamasında. Ama midye kabukları ne güne duruyor dercesine kızım, birini bırakıyor diğerini alıyor eline kumlara daldıra daldıra. Evet yolda kızım bu işi pek yapmaz ama böyle ferah bulunca ortamı kaka da yapmaz mı? Çocuklulara her şey mübah. Hemen bagajdaki yolluğu seriyoruz kumlara, kızım biraz güneşlensin!
 
Akşam saati neredeyse. Balık yemek için sadece iki yer var. “Çocuk için Pako yaparız, kılçıksızdır. Mezgitin derinlerde yakalananıdır Pako” diyen amcanın mekanını tercih ediyoruz. Hiç duymamıştım pakoyu. Biz artık olsun balıklar demeden çağırılıyoruz, meğer çoktan hazırlanmış. Sahile masa çıkarılmış, kediler çevrelemiş etrafını biz bekleniyoruz da haberimiz yokmuş. Bu yemek keyfine gün batımı eşlik ederkeeeen tablo da biz de olmalıyız diyen yunuslar bata çıka ilerliyorlar. Bu ne hoş bir akşam böyle. Ne iyi etmiş de gelmişiz.
 
Mest olmuş bir halde Erdek’e dönüyoruz. Akşam yürüyüşü sonrası odamıza çıkıyoruz. İpek birleştirerek büyük bir yatak haline getirdiğimiz yatakta uykuya dalarken biz de koyu renge bürünmüş deniz üzerindeki yıldızların parıltıları eşliğinde balkon sohbetine dalıyoruz.
 
Devamı gelecek...
 

Yeni yorum gönder