You are hereAda'ya Kaçış (2) / Yorumu yanıtla

Yorumu yanıtla


Ada'ya Kaçış (2)

By hasibece - Posted on 05 Aralık 2009

Ada’ya kaçış (2)
 
Farklı bir yerde ve farklı bir odada pazar sabahına uyanıyoruz. İpek de bunun farkında, mutlu bile oluyor bu işe. Çocuklar da istiyor ara sıra yapılacak değişiklikleri, onlara da iyi geliyor.
 
Perdemizi açınca karşımıza çarşaf gibi tabir edilen denizin haliyle bulutsuz mavi gökyüzünün buluşmuş olduğu insana huzur veren mavi manzara çıkıyor. Ne kadar güzelmiş denize karşı uyanmak! Balkon kapısını aralıyorum hemen, sabah serinliği ile deniz kokusunun karışımını içimize çekelim diye. Çarçabuk hazırlanıyoruz, biran önce yürüyüş yapanların arasına dalmak için. Biraz sonra dışarıdayız. Kendimize kahvaltı edecek bir yer bulmayı umut ediyoruz. Sahil kenarında yaptığımız sabah yürüyüşü çok iyi geliyor. İnsanlar spor kıyafetleriyle yanımızdan geçiyorlar ve İpek her geçene el sallıyor, öpücük veriyor ve insanları gülümsetmeyi başarıyor. Kızım çok mutlu, biz de. Soruyoruz kahvaltılık mis kokulu poğaçalar, börekler satan yerdeki pak hanıma bebeğimize nerede kahvaltı ettirebileceğimizi, omlet yaptırabileceğimizi. Biraz ilerideki lokanta tarzı yeri söylüyor, Burak, orasının temiz olduğunu da ekleyerek. Orada aynı zamanda döner de yiyebileceğimizi, en iyi oranın olduğunu da. Peynirli omlet söyleyerek oturuyoruz, biz sonra kahvaltı edeceğiz, önce İpek. Ne kadar da zor oluyor bebekli gezmeler bu anlamda. Evdeki titiz davrandığın beslenme konusunu buralarda da devam ettirmek istiyorsun ama, rahat olmamı söylüyorum kendime, bir günlük düzensizlikten ne çıkar. Mesela omlet çok iyi pişmemiş geliyor, saat da geç olmuş acele ediyorum o nedenle iyi pişen yerlerden başlıyoruz yemeye. Sütleri yokmuş hemen çantamdakini çıkarıp veriyorum, zaten onların ne süt kullandıklarını bilmediğim için ben kendi sütümüzü hazır etmiştim. Onu da ılıtmamışlar kaynatmışlar resmen. Ah diyorum orada çalışan bir anne olsaydı, el kadar çocuğun kaynamış sütü içemeyeceğini gayet iyi bilirdi. Getiren garson çocuk muhtemelen baba değil ama içlerinde baba olanlar da var. Aklıma bir fikir esiyor, demek ki böyle sayfiye yerlerine küçük çocuklu ailelere yeme-içme hizmeti verecek yerler açmak lazım. Kahvaltımızı edip yürüyüşe devam ediyoruz feribotların kalktığı noktanın ilerisine doğru. Fark ediyorum ki meğer Erdek’te ne kadar çok çeşme varmış, çok hoş bir şey bu, temizlik. “Behlül, Yüksel Bayındır’ın Hayratı 2003” yazılı çeşmeden içiyorum soğuk suyumu günün. İçimden kendilerine teşekkür ediyorum, çok hoş bir çeşme öyle mermer falan değil. Hava da serin mi serin, ama tertemiz. Ben fotoğraf çekmeye devam ediyorum bir yandan. İpek yolumuzun üzerindeki sahil kenarındaki parkları hiç atlamıyor, sallanmak istiyor. Denizi görünce yine taş atmak istiyor. Sabah sabah pamuk helvacı bile var. Kızıma ilk kez yedirmek istiyorum ama o çok garipsiyor, eliyle bakmıyor bile ve kesin bir tavırla reddediyor. Yemek de bana düşüyor talibi olmayınca, uzun zamandır yememiş olduğumu hatırlayarak ben de keyfine varıyorum.
 
Önceki gün köy ve koyları gezerken yol üzerinde bembeyaz papatya ve sarı çiçek tarlaları görmüştük. Papatya tarlasına gidip kızıma taç yapmak, papatya toplamak ve fotoğraf çekmek için acele ediyorum. Bayılırım beyaz yapraklı baharın müjdecisi bu çiçeklere. Ocaklar Köyü’ne varmadan zeytinliklerin olduğu beyaza bürünmüş tarlaya dalıyoruz. İpek o kadar çok çiçeği bir arada görünce sevinç ve şaşkınlık içinde kalakalıyor. Bense anı dondurmak derdindeyim. Öğle saati yaklaşıyor bile, o zamana kadar taç yapalım diyorum. Yaptığım tacı İpek istemiyor, saçları süslemek yine bana kalıyor. İlk kez gelincik ile tanışıyor kızım. Begüm teyzesinin öğrettiği gibi çiçekleri kokluyor, çok hoşuna gidiyor burnu sapsarı olsa da. Güneş iyice ısıtıyor, fark ettirmeden yakıyor bile. Ayrılmak istemeyerek beyaz tarladan çıkıyoruz öğle yemeği için kızımın. En kolay iş yine çorba. Biraz daha büyüse diyorum, böyle bir sorun da olmasa daha rahat gezeriz. Ardından dondurma keyfi ve arabada uyku. Biz de uykuyu fırsat bilip tekrar Ocaklar köyüne gidiyoruz. Çok hoşumuza gidiyor, emekli olunca gelinir mi hesapları yapıyoruz. Bir taraftan da hani olur da tatil için gelirsek nerede kalabilirizin araştırmasını yapıyoruz.
 
Yine merak ediyoruz gece balkondan görünen karşı kıyıdaki ışıkları. İçimizdeki ses istikametin neresi olduğunu söylüyor. Direksiyonu o yöne çeviriyoruz ve karşımıza Edincik çıkıyor. Biz sahilden gidebileceğimizi düşünüyoruz ama yol tam tersine deniz kenarından devam etmiyor, alabildiğine zeytinlikler kaplamış sahil tarafını ve o nedenle geri dönüyoruz.
 
Pişman oluyoruz Ocaklar’dan erken ayrıldığımıza. Merak ise hâlâ var. Yarımada’nın diğer yakasını keşfetmek istiyoruz. Yani Tatlısu tarafı, Bandırma ile yıllardır bakışan yerler buraları. Ben gelmiştim ama eşim gelmemiş. Yol ise fena bozuk. Çok ileriye gidemiyoruz bu nedenle. Tatlısu’daki çay bahçesine atıyoruz kendimizi. İpek yine taş atacak, biz de var olan zamanı değerlendireceğiz. Esintili burası epey. Kalabalık da. Ama ben kalabalık yerde olmak istemiyorum, sessizlik istiyorum. Esintisiz olan bir koya geçiyoruz. Ama meğer denizi o kadar pismiş ki. Napalım İpek taş atacak yine. Zamanımızı orada değerlendiriyoruz. Tam karşımızda gübre fabrikası. Zaten o dünkü sevincim kalmıyor, artık dönme zamanı da geliyor ve görüntüde bir işletme. Ne işi var böyle bir işletmenin böyle deniz kenarında diyorum aynı soruyu tekrarlıyorum.
 
Eve dönüyoruz akşam yemeğine yetişecek şekilde. Bandırma’dan sonra yol üzerindeki Fevzipaşa Köy fırınından ekmek almayı unutmuyoruz, hemen bölüp başlıyoruz yemeye. Öyle iyi geliyor ki bu gezi bize, sanki iki gün değil bir hafta tatil yapmışız gibi hissediyoruz. Ara ara yapmak böyle kaçışlar meğer ruha ne de faydalıymış, anlıyoruz.
 
 
 
“Hayalimdeki sümbül kokulu ev” yazıma bir ilave yapmak istiyorum, bu ev kesinlikle deniz kenarında olmalı.
 

Cevapla